Bir Nefeslik Öyküler: Bayat Ölüm
![]() |
| Görsel kaynağı için buraya tıklayınız! |
(Aşağıda yer alan hikaye şahsım tarafından yazılmıştır. İzinsiz olarak tamamının kopyalanması ya da bir bölümünün alıntılanması halinde hukuki işlemler uygulanacaktır.)
BAYAT ÖLÜM
Cebimdeki
bozuklukları yoklayarak kasabın önünden geçtim, yalnızca bir an duraksadım.
Bugün ne yazık ki babama o nadiren içebildiği et suyu çorbadan yapamayacaktım. İki hafta sonra, dedim kendi kendime, iki hafta sonra aylığımı alınca kıyma çektireceğim.
Yavaş yavaş kararan hava eşliğinde adımlarımı sol tekinin topuğu sallanan
ayakkabılarımın elverdiği ölçüde hızlandırdım. Mesaiye kalmadığım günler hava
karardıktan sonra dışarıda olmamdan rahatsız olduğunu biliyordum zira onu ömür
boyu yatağa hapseden sinsi kurşun ona bir gece vakti sıkılmıştı. Sabahın
dördünde tanımadığı bir adamın ağırlığı altındayken terden makyajı akmış bir
fahişenin yüzüne benzeyen ön cephesiyle bitap dikilmekte apartmanın kapısını
ittim. Pişmiş soğan ve kedi çişi kokulu geniz yakan havayı solumamaya çalışarak basamakları
hızlıca tırmandım. Anahtarla kilidi açıp bir oda bir salondan ibaret evimize girdim. Anahtarı kapının yanındaki sehpaya bırakırken babamın
yattığı odaya doğru “Ben geldim!” diye seslendim. Boynumdaki şalı çözerken
yüksek sesle konuşuyordum.
“Bugün fabrikaya müfettiş geldi, müdürün
odasından çıkmadılar. Sözde çalışma koşullarımızı denetleyecekmiş, içeride gani
gani rüşveti ceplerine doldurduğunu bilmeyiz ya!”
Cümlem biter bitmez dilimi ısırdım, adamcağızın
yalnız geçen koca bir günün ardından ne demeye böyle bir haber duymasını uygun
görmüştüm sanki? Şalımı askıya yerleştirip rengi atmış mantomu çıkarmaya
koyuldum.
“Hanife ziyarete geldi bugün, yanında da
sabi bebeleri. Üçü de ay gibi babacığım, bir görsen, tombul tombul yanakları
var. O cennetten taşıdıkları kokular, etrafa bakan meraklı koca gözler,
saçtıkları gülücükler… Her şeyiyle donuk atölyeye resmen güneş gibi doğdular.”
Mantomu da yerine asıp başparmak kısımları
erimiş terlikleri yorgunluktan zonklayan ayaklarıma geçirdim. Yürüme yetisinin
yanında pek çok şeyini, en başta gençliğini yitiren babam konuşamıyordu da ama
kendini zorladığında birtakım manasız sesler çıkarabiliyordu. İşten geldiğimde
onun bu sözsüz konuşmasıyla beni selamlamasına alışkındım, evde tek bir gürültü
bile olmayışını garipsemiştim haliyle. Belki de bugün biraz yorulup
uyuyakalmıştı, olmamış şey değildi. Yerinden kımıldayamasa da televizyona
bakmak ya da pencerenin gördüğü dar sokağı seyre dalmak gibi basit uğraşlar
bile onu haddinden fazla yorabiliyordu.
Holde duran dolabın kapağını açtım.
Dolaptan çıkardığım ilaç poşetinden bir merhem seçtim. Kan dolaşımını
sürdürebilmesi için babamın tebeşir beyazı teninde, mavi-mor nehircikler çizen
varislerle kaplı bacaklarına sürecektim bunu. Elimde merhemle odaya girdim.
Sırtını dayadığı yastıkla birlikte aynı
yöne kaymış başını ve kapalı gözlerini gördüğümde, ilk başta, uyuyor sandım.
Fakat yaklaşınca göğsünün şişip sönmediğini, kapalı sandığım gözlerinin de yarı
aralık şekilde, meçhul bir noktaya baktığını gördüm. Anlam veremiyordum.
Yatalak geçirdiği onca seneden sonra ölüm babamı böyle mi bulmuştu? Yalnız,
yapayalnız ve bu kadar sessiz. Çıt çıkmıyordu evden, sokakta oynayan çocukların
her zamanki kahkahayla karışık çığlıkları bile sızmıyordu yarı aralık
pencereden. Tuhaf. Hiç koku da yok. Ölümün kendine has bir kokusu olacağını
düşünürdüm hep ama odada, cam kenarındaki fesleğenden yayılan rayiha duyuluyor
tek.
Bedenim yarı uyuşmuş halde kanepeye
yaklaştım. Sanki aniden gözlerini kırpıp beni yerimden sıçratmasını bekler gibi
imtina ile. Birazdan havayı içine çekecekmiş, az önce gördüğüm cansız beden
hareketsizliği yorgunluğumdan kaynaklı bir göz yanılsamasıymışçasına. Hiçbiri
olmadı. Orada, öylece ruhsuz, daha önce de bir ruha sahip olduğunu gösteren bir
emare olmadan, gözlerini dinlendirirken yaşamayı unutmuş gibi, yanlışlıkla can
vermiş gibi, artık yokmuş ama bu bile umrunda değilmiş gibi duruyordu. Tasasız.
Huzurlu denemez fakat umursamaz. Aldırışsız. Bütünüyle aldırışsız.
Tek ayağı kısa olduğu için üstüne yük
binince sallanan tahta tabureyi altıma çektim. Merhemi yanına, yere bıraktım. Yüzündeki
her kırışığı, her izi netlikle görebileceğim kadar yakınına oturdum. Ölüm;
korku, sevinç, üzüntü, endişe ve daha pek çok duygunun yarattığı ve yılların
yüküyle derinleşen çizgilerini yumuşatmış. Kaşlarının duruşu gevşemiş,
gözlerinin kiracısı kaz ayakları ufalmış. Dudak kenarlarındaki büzüşmeler
açılmış. Ölüm ona yakışmış.
Babam. Benim babam ölmüş.
Ellerimle dizlerimden destek alarak ayağa
kalktım. Bir süre orada dikildim, banyoya geçtim sonra. Elimi, yüzümü ıslattım;
gözlerim kupkuruydu. Ağlamalı mıydım, ağlamam gerekiyordu, sanırım; ama
olmuyordu. Ucuz bir dram filmini izlerken dahi durmayan gözyaşlarım akmayı
reddediyordu. Şokta mıydım, hayır, babam öldü, biliyordum. Hissediyordum. Yine
de içimden ağlamak gelmiyordu. Ben de ağlamadım.
xxx
xxx
Herkese merhaba! Bir gün gecikmeli olarak bloga ilk öykümü yazdım. Bu kısa hikayeye Ocak 2017'de başlamıştım ve hikayenin yarısını yazmıştım. Son üç paragrafı da bugün ekleyerek tamamlamış oldum. Yazdıklarım genelde ölüm gibi biraz iç karartıcı temalara sahip ama seveceğinizi umuyorum. "Bayat Ölüm"ü nasıl buldunuz? Eksik yanları neler, yorum olarak bırakabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkür ederim.💜
Görüşmek üzere!💫

Harika buldum, eksik yanları yok. Müthiş olmuş ama daha mutlu seyler yaz yav.
YanıtlaSilTeşekkür ederim canım benim, mutlu şeyler de denerim❤
Sil